Aile sofraları deyince aklıma takılan anılarda balkon sefalarının yeri büyük. Çocukluğumun şimdi bende sadece mayhoş bir sızı bırakan günleri balkonlarda tat bulurdu. Yazın yaklaşmasıyla toz toprak dolmuş balkona çıkılır, içeri geri girerken pislik getirmeyelim diye oracığa konuvermiş plastik terlikler ayağa geçirilir ve balkon bir güzel sulanırdı. Toprakla karışıp kahverengiye çalan su balkon deliğinden akıp giderken bize de bir ferahlık gelirdi aniden. Sonra bütün kış güneşi beklemiş, ilgisizliğimizden de fena bıkmış çiçeklerin saksıları yoklanır, toprakları düzenlenir, kendilerine bir şans daha verilirdi o yaz da güneşlenmeleri için. En sonunda ise balkon masası şöylecene bir silinir, üstüste konmuş sandalyeler yerlerine dizilir ve balkon bir yaz için daha hazır ola geçirilirdi.
Sabahın tazeliğinde yapılan o uzun kahvaltılar.
Zeytinyağında yüzen domatesler hala aklımda. Beyaz peynir, yumartalı ekmek kızarması ve yeşil biberler. İlla ki de siyah zeytin. Ve balkona kadar taşınmış ama kendisine bir türlü yer bulunamayan çelik çaydanlık.
Gündüz sıcağında itibar görmeyen balkon akşama doğru yeniden canlanırdı.
5 çayı! Çelik çaydanlık bu sefer tabakların olmadığı boş masaya kral gibi konuşlanır, en ortada hükmünü sürerdi. Yanında ise görevlileri: kurabiyeler, bisküviler (inadına iki pötibör arası lokumlulardan), kekler ve börekler. Güneş batarken biz ayılır canlanırdık bardak bardak çayla.
Akşam olunca ise asıl cümbüş başlardı. Önce salata (domates, biber, salatalık) gelir, ardından bir iki meze ve günün anlam ve önemine göre balık, köfte-patates ya da patlıcan-biber kızartmalı bir sofra bizi bir araya getirirdi. Yan balkonlardan gelen çatal, bıçak ve kahkaha sesleriyle bizimkiler karışırdı. Birden bir şaka patlar, bir fıkra anlatılagelir ya da o gün yaşanmış komik bir anıdan herkese bahsedilirdi. O yemekler hiç bitmezdi ki. Gülerdik gülerdik gülerdik.
Yemeğin ardından son bir kez daha çay demlenir ve gece sessizliğin içinde sonlandırılırdı. Belki biraz tavla sesi, belki biraz televizyon (o televizyonların görüntüsü az bozulmadı balkona doğru çevrildikleri için) duyulurdu ama o kadar. Gece gelir balkon da uykuya yatardı herkes gibi.
Şimdiki evleri görüyorum Istanbul sokaklarında. Kutular, yüksek uzun kutular. Çıkıntıları yok, dışarı sarkan camları yok, dil çıkartan saksıları, parmak uzatan çiçekleri yok. Hepsi dümdüz ve pürüzsüz. Akşam ne zaman eve geleceğini bilmeden her sabah 6'da işe giden insanların balkon sefası olmaz ki diye düşünüyorlar yaparken bu evleri. Olmaz zaten. Ne sabahı ne öğleden sonrası ne akşamı var insanların artık, evde kullanılan tek şey yatak iken, balkonu kim düşünecek.
Oysa bilmezler ki binalardaki o pürüzler, o çıkıntılar ne anılar taşır, ne sofralar barındırır.
Balkon aile demek kahkaha demek benim için, yemek demek, yemekle yaşamak demek.
14 Ocak 2011 Cuma
4 Ocak 2011 Salı
simidimin yarısı
Artun Ünsal'ın Susamlı Halkanın Tılsımı adlı kitabını okuyorum (Türkiye'nin peynirleri, zeytinleri, ekmekleri ve yoğurtları üzerine yazdığı kitapları da çok sevmiştim) iki gündür. Hacı adayları yolculuğa çıkmadan önce simit alır ve kendilerini yolcu edeceklere bunun yarısını bölüp dağıtırlarmış. Yolda her yarım simidi yerken akrabalarının eş dostlarının da simidin diğer yarısını yediğini bilir mutlu olurlarmış. Companion kelimesi geliyor aklıma. Com-panion(panis). Ekmek dostu. Ekmek paylaştığın kişi. Ekmeğimin, simidimin yarısı canımın yarısı.
27 Aralık 2010 Pazartesi
sabun
Çocukluğumun kokularına geri döndürdü beni sabunlar. Ne kadar da uzak kalmışız. Ne kadar uzatmışız arayı. Yapay kokulu şampuanlara heves edip sırt çevirmişiz sabunlara. Ezilmiş büzülmüş eriyip gitmiş sabunlar hayallerde. Doğa için yeniden keşfettim sabunu. Erisin gitsin aksın süzülsün sıfır olsun sularda diye.
Zeytinyağından aksın
keçi sütünde aklansın
defneyle
fıstıkla çoğalsın
aklasın paklasın beni.
Zeytinyağından aksın
keçi sütünde aklansın
defneyle
fıstıkla çoğalsın
aklasın paklasın beni.
16 Aralık 2010 Perşembe
bu pazarlar daha ne kadar yaşar?
Butun bir donemi Norveç halkına nasıl daha fazla miktarda iyi, sağlıklı ve etik gıda sağlayabiliriz sorusuyla uğraşarak geçirdik. Hayali semt pazarları tasarladık, adı duyulmayan çiftçilerle konustuk, okullara gittik, evlere gittik...
ABD'de semt pazarlarının (orada çiftçi pazarı deniyor-farmers' market) ne kadar buyuk bir destekle yeniden açılmaya çalışıldığına dair o kadar çok makale okuyup video izledik ki. Norveç'e de benzer bir yaklaşımla pazarlar kurulması için destek verdik, proje yürüttük.
Her seferinde benim ülkem pazar kaynıyor, herkes sokağa çıkıp tezgahlardan alacağını alabiliyor, türlü çeşitli mahalle pazarları var, çiftçisi, satıcısı, alıcısı herkes birbiriyle bir şekilde iletişim kurabiliyor deyip durdum. Gurur duydum desem yeridir.
Sonra ne mi oldu? Buraya gelip pazarların çok da istenmediğini (ki zaten çocukluğumu geçirdiğim Salı ve Cuma pazarları çoktan sizlere ömür, onlarla beraber benim anılarım da yüreğimde anıt oldular), hatta bin bir emekle ve istekle yaratılan organik pazarın (Selamiçeşme'deki) kimi insanlarca buraya yakışmıyor diye istenmediğini duydum şoka girdim.
Yakışmıyor hic Avrupai değil!
Avrupa ve ABD fellik fellik çiftçi marketleri kurmanın yollarını ararken, bize pazarlar yakışmıyor.
Yakışan ne peki?
süpermarketler
raflar
iletişimsizlik
gıdayı poşete koymak ve onu hijyenik, ulaşılabilir, kontrol edilebilir bir obje haline getirmek
plastik sebzeler
lastik meyveler
lambalar
duvarlar ve duvarlar
O kadar için acıyor ki. Giden çocukluğuma mı yoksa onu beraberinde götüren sokaklara, yollara, pazarlara ve insanlara mı neye üzülsem bilemiyorum.
ABD'de semt pazarlarının (orada çiftçi pazarı deniyor-farmers' market) ne kadar buyuk bir destekle yeniden açılmaya çalışıldığına dair o kadar çok makale okuyup video izledik ki. Norveç'e de benzer bir yaklaşımla pazarlar kurulması için destek verdik, proje yürüttük.
Her seferinde benim ülkem pazar kaynıyor, herkes sokağa çıkıp tezgahlardan alacağını alabiliyor, türlü çeşitli mahalle pazarları var, çiftçisi, satıcısı, alıcısı herkes birbiriyle bir şekilde iletişim kurabiliyor deyip durdum. Gurur duydum desem yeridir.
Sonra ne mi oldu? Buraya gelip pazarların çok da istenmediğini (ki zaten çocukluğumu geçirdiğim Salı ve Cuma pazarları çoktan sizlere ömür, onlarla beraber benim anılarım da yüreğimde anıt oldular), hatta bin bir emekle ve istekle yaratılan organik pazarın (Selamiçeşme'deki) kimi insanlarca buraya yakışmıyor diye istenmediğini duydum şoka girdim.
Yakışmıyor hic Avrupai değil!
Avrupa ve ABD fellik fellik çiftçi marketleri kurmanın yollarını ararken, bize pazarlar yakışmıyor.
Yakışan ne peki?
süpermarketler
raflar
iletişimsizlik
gıdayı poşete koymak ve onu hijyenik, ulaşılabilir, kontrol edilebilir bir obje haline getirmek
plastik sebzeler
lastik meyveler
lambalar
duvarlar ve duvarlar
O kadar için acıyor ki. Giden çocukluğuma mı yoksa onu beraberinde götüren sokaklara, yollara, pazarlara ve insanlara mı neye üzülsem bilemiyorum.
14 Aralık 2010 Salı
dönem sonu
Bir dönem sona erdi. Neler öğrendim neler...
Öncelikle Norveç'te tarım nedir onu öğrendim. Neredeyse sadece büyükbaş hayvan ve tahıl yetiştirerek (balıklara selam) insanların nasıl hayat kurduklarını, yemekler yarattıklarını ve yıllara, yüzyıllara, binyıllara rağmen dayandıklarını öğrendim.
Gıdanın ne kadar az ne kadar değerli ve ne kadar dehşet pahalı olabileceğini cebimde delikler aça aça deneyimledim.
Sadece bahça tarımını bilirken gelmeden önce, burada uçsuz bucaksız tarlalara anlam vermeyi öğrendim. Ve ineklere. Ve yoncalara. Ve ağaçlara.
Köyler yerine tek tek evler görmeyi garipsedim sonra sevdim sonra gene garipsedim.
Organik tarımın bizde ne kadar bilinmiyorsa orada da o kadar bilinmediğini gördüm ve şaşıverdim her geçen gün.
İnsanlara organik gıda yedirmenin zorluklarını tek tek gördüm not ettim.
Çok çalıştık çok emek verdik.
Ve öğrendik.
Bir dönem sona erdi. Yedik içtik öğrendik ama en çok da paylaştık.
Agroekoloji her şeyden önce paylaşmak oldu benim için.
Sürdürülebilir bir gelecek için paylaşmak.
Bilgiyi yemeği ve hayelleri.
Öncelikle Norveç'te tarım nedir onu öğrendim. Neredeyse sadece büyükbaş hayvan ve tahıl yetiştirerek (balıklara selam) insanların nasıl hayat kurduklarını, yemekler yarattıklarını ve yıllara, yüzyıllara, binyıllara rağmen dayandıklarını öğrendim.
Gıdanın ne kadar az ne kadar değerli ve ne kadar dehşet pahalı olabileceğini cebimde delikler aça aça deneyimledim.
Sadece bahça tarımını bilirken gelmeden önce, burada uçsuz bucaksız tarlalara anlam vermeyi öğrendim. Ve ineklere. Ve yoncalara. Ve ağaçlara.
Köyler yerine tek tek evler görmeyi garipsedim sonra sevdim sonra gene garipsedim.
Organik tarımın bizde ne kadar bilinmiyorsa orada da o kadar bilinmediğini gördüm ve şaşıverdim her geçen gün.
İnsanlara organik gıda yedirmenin zorluklarını tek tek gördüm not ettim.
Çok çalıştık çok emek verdik.
Ve öğrendik.
Bir dönem sona erdi. Yedik içtik öğrendik ama en çok da paylaştık.
Agroekoloji her şeyden önce paylaşmak oldu benim için.
Sürdürülebilir bir gelecek için paylaşmak.
Bilgiyi yemeği ve hayelleri.
6 Kasım 2010 Cumartesi
potluck
Tanışmak ve anlaşmak yemekle başlar dedik ve dönem boyunca türlü çeşitli "potluck" buluşmaları gerçekleştirdik.
Kimi Çinli kimi Fransız kimi İranlı kimi yerli Norveçli. Yemek yaptık, paylaştık ve yedik.
İlk potluck dünyaya açıktı, ne yapabildiysek Norveç'te bulabildiklerimizle getirdik koyduk masaya.
Çin usulu sebzeli yumurta.
İran usulu pilav.
Fransızlardan tabak tabak "quiche" ve "tarte".
Amerikalı Meksika usulu fasulyeyle geldi güldük.
Bense helva yaptım. İlk buluşma ilk bütünlük olsun diye. İrmikler dakika dakika kavrulsun, cısss diye pişsin. Birleşsin taneler, biz de yerken birleşelim. Doğal gıda ve tarım için bütün olalım.
İkinci potluck yerele övgüydü. Yerel gıdanın önemini anlayalım diye sadece Norveç'te yetişen ürünleri kaptık geldik. Zor oldu yılların damak tadını aza zorlamak. Patates, buğday ve tereyeğı seçtim bize yaklaştırmak için Norveç'i. Poğaçayla selam ettim herkese. Kimisi havuç kimisi patates kimisi somonla karşılık verdi.
Yedik yedik yedik ve güldük.
Kimi Çinli kimi Fransız kimi İranlı kimi yerli Norveçli. Yemek yaptık, paylaştık ve yedik.
İlk potluck dünyaya açıktı, ne yapabildiysek Norveç'te bulabildiklerimizle getirdik koyduk masaya.
Çin usulu sebzeli yumurta.
İran usulu pilav.
Fransızlardan tabak tabak "quiche" ve "tarte".
Amerikalı Meksika usulu fasulyeyle geldi güldük.
Bense helva yaptım. İlk buluşma ilk bütünlük olsun diye. İrmikler dakika dakika kavrulsun, cısss diye pişsin. Birleşsin taneler, biz de yerken birleşelim. Doğal gıda ve tarım için bütün olalım.
İkinci potluck yerele övgüydü. Yerel gıdanın önemini anlayalım diye sadece Norveç'te yetişen ürünleri kaptık geldik. Zor oldu yılların damak tadını aza zorlamak. Patates, buğday ve tereyeğı seçtim bize yaklaştırmak için Norveç'i. Poğaçayla selam ettim herkese. Kimisi havuç kimisi patates kimisi somonla karşılık verdi.
Yedik yedik yedik ve güldük.
2 Kasım 2010 Salı
yavaşlamak
Tarımla ve doğayla ilgilenirken başka bir kavramla yüz yüze geldim. Yavaşlamak. İstanbullu (aslında artık bunun şehirde yaşamakla da alakası kalmadı) ya da bu devirden olmaktan dolayı içi hep pır pır edenlerden oldum çocukluğumdan beri. Sınavlarla büyümekten bahsetmeyeceğim bile. Koşturmacanın her halini görüp yaşıyoruz nesil olarak. Otobüs bekliyoruz ve iki dakika gecikse fenalık geçiriyoruz. Kasada sıra ilerlemezse dört dönüyoruz. Servise yetişelim derken sabahları sinir krizleri geçiriyoruz. Bilgisayar iki saniye yavaşlayınca tepesi atan kocaman bir grubuz. Ona koştur buna koştur. Ama aslında neye koşturduğumuzu bilmiyoruz. İşte bunları göre yaşaya yavaşlamanın erdemlerine kafayı yormaya başlamıştım bir süredir. Ama özümde var, yavaşlayamıyorum kolay kolay.
Slow Food kavramından uzun zamandır haberdardım ama bunun aslında Slow Movement adıyla anılan daha geniş bir hareketin parçası olduğunu kısa zaman önce keşfettim. Yaşasın dünyada yavaşlamaya çalışan bir sürü insan var! Hayatlarındaki karmaşayı azaltmaya karar vermiş şimdilik az ama çoğalmakta olan bir grup insan. Nicelikten "c" çalıyorlar yavaş yavaş. Ve t harfleri ile yeniden yazıyorlar hayatlarını. Tat almaya, nefes almaya ve anlam vermeye çalışıyorlar. Yemeklerin gerçeğini yerken, tatillerin en hasını yapıyorlar.Hep yavaş.
En çok rahatsız olduğum şey yürürken yavaş insanların arkasına takılmak zorunda kalmaktı. Bir süredir kendimi yavaş yürümeye o kadar çok alıştırdım ki sanırım artık aynı şeyi başkalarına yaşatıyorum. Ama memnunum. Çünkü daha çok görüyorum, daha çok duyuyorum, daha çok anlıyorum.
Doğayı takip etmek veriyor zaten ilhamı bana. Bir gecede ilaçla kızaran domatesler gibi değil güneşin tadına vara vara şişen, semiren, kızaran domatesler gibi. Ya da denildiği üzere yata yata büyüyen karpuzlar gibi.
Slow Food kavramından uzun zamandır haberdardım ama bunun aslında Slow Movement adıyla anılan daha geniş bir hareketin parçası olduğunu kısa zaman önce keşfettim. Yaşasın dünyada yavaşlamaya çalışan bir sürü insan var! Hayatlarındaki karmaşayı azaltmaya karar vermiş şimdilik az ama çoğalmakta olan bir grup insan. Nicelikten "c" çalıyorlar yavaş yavaş. Ve t harfleri ile yeniden yazıyorlar hayatlarını. Tat almaya, nefes almaya ve anlam vermeye çalışıyorlar. Yemeklerin gerçeğini yerken, tatillerin en hasını yapıyorlar.Hep yavaş.
En çok rahatsız olduğum şey yürürken yavaş insanların arkasına takılmak zorunda kalmaktı. Bir süredir kendimi yavaş yürümeye o kadar çok alıştırdım ki sanırım artık aynı şeyi başkalarına yaşatıyorum. Ama memnunum. Çünkü daha çok görüyorum, daha çok duyuyorum, daha çok anlıyorum.
Doğayı takip etmek veriyor zaten ilhamı bana. Bir gecede ilaçla kızaran domatesler gibi değil güneşin tadına vara vara şişen, semiren, kızaran domatesler gibi. Ya da denildiği üzere yata yata büyüyen karpuzlar gibi.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)