Tanışmak ve anlaşmak yemekle başlar dedik ve dönem boyunca türlü çeşitli "potluck" buluşmaları gerçekleştirdik.
Kimi Çinli kimi Fransız kimi İranlı kimi yerli Norveçli. Yemek yaptık, paylaştık ve yedik.
İlk potluck dünyaya açıktı, ne yapabildiysek Norveç'te bulabildiklerimizle getirdik koyduk masaya.
Çin usulu sebzeli yumurta.
İran usulu pilav.
Fransızlardan tabak tabak "quiche" ve "tarte".
Amerikalı Meksika usulu fasulyeyle geldi güldük.
Bense helva yaptım. İlk buluşma ilk bütünlük olsun diye. İrmikler dakika dakika kavrulsun, cısss diye pişsin. Birleşsin taneler, biz de yerken birleşelim. Doğal gıda ve tarım için bütün olalım.
İkinci potluck yerele övgüydü. Yerel gıdanın önemini anlayalım diye sadece Norveç'te yetişen ürünleri kaptık geldik. Zor oldu yılların damak tadını aza zorlamak. Patates, buğday ve tereyeğı seçtim bize yaklaştırmak için Norveç'i. Poğaçayla selam ettim herkese. Kimisi havuç kimisi patates kimisi somonla karşılık verdi.
Yedik yedik yedik ve güldük.
2 Kasım 2010 Salı
yavaşlamak
Tarımla ve doğayla ilgilenirken başka bir kavramla yüz yüze geldim. Yavaşlamak. İstanbullu (aslında artık bunun şehirde yaşamakla da alakası kalmadı) ya da bu devirden olmaktan dolayı içi hep pır pır edenlerden oldum çocukluğumdan beri. Sınavlarla büyümekten bahsetmeyeceğim bile. Koşturmacanın her halini görüp yaşıyoruz nesil olarak. Otobüs bekliyoruz ve iki dakika gecikse fenalık geçiriyoruz. Kasada sıra ilerlemezse dört dönüyoruz. Servise yetişelim derken sabahları sinir krizleri geçiriyoruz. Bilgisayar iki saniye yavaşlayınca tepesi atan kocaman bir grubuz. Ona koştur buna koştur. Ama aslında neye koşturduğumuzu bilmiyoruz. İşte bunları göre yaşaya yavaşlamanın erdemlerine kafayı yormaya başlamıştım bir süredir. Ama özümde var, yavaşlayamıyorum kolay kolay.
Slow Food kavramından uzun zamandır haberdardım ama bunun aslında Slow Movement adıyla anılan daha geniş bir hareketin parçası olduğunu kısa zaman önce keşfettim. Yaşasın dünyada yavaşlamaya çalışan bir sürü insan var! Hayatlarındaki karmaşayı azaltmaya karar vermiş şimdilik az ama çoğalmakta olan bir grup insan. Nicelikten "c" çalıyorlar yavaş yavaş. Ve t harfleri ile yeniden yazıyorlar hayatlarını. Tat almaya, nefes almaya ve anlam vermeye çalışıyorlar. Yemeklerin gerçeğini yerken, tatillerin en hasını yapıyorlar.Hep yavaş.
En çok rahatsız olduğum şey yürürken yavaş insanların arkasına takılmak zorunda kalmaktı. Bir süredir kendimi yavaş yürümeye o kadar çok alıştırdım ki sanırım artık aynı şeyi başkalarına yaşatıyorum. Ama memnunum. Çünkü daha çok görüyorum, daha çok duyuyorum, daha çok anlıyorum.
Doğayı takip etmek veriyor zaten ilhamı bana. Bir gecede ilaçla kızaran domatesler gibi değil güneşin tadına vara vara şişen, semiren, kızaran domatesler gibi. Ya da denildiği üzere yata yata büyüyen karpuzlar gibi.
Slow Food kavramından uzun zamandır haberdardım ama bunun aslında Slow Movement adıyla anılan daha geniş bir hareketin parçası olduğunu kısa zaman önce keşfettim. Yaşasın dünyada yavaşlamaya çalışan bir sürü insan var! Hayatlarındaki karmaşayı azaltmaya karar vermiş şimdilik az ama çoğalmakta olan bir grup insan. Nicelikten "c" çalıyorlar yavaş yavaş. Ve t harfleri ile yeniden yazıyorlar hayatlarını. Tat almaya, nefes almaya ve anlam vermeye çalışıyorlar. Yemeklerin gerçeğini yerken, tatillerin en hasını yapıyorlar.Hep yavaş.
En çok rahatsız olduğum şey yürürken yavaş insanların arkasına takılmak zorunda kalmaktı. Bir süredir kendimi yavaş yürümeye o kadar çok alıştırdım ki sanırım artık aynı şeyi başkalarına yaşatıyorum. Ama memnunum. Çünkü daha çok görüyorum, daha çok duyuyorum, daha çok anlıyorum.
Doğayı takip etmek veriyor zaten ilhamı bana. Bir gecede ilaçla kızaran domatesler gibi değil güneşin tadına vara vara şişen, semiren, kızaran domatesler gibi. Ya da denildiği üzere yata yata büyüyen karpuzlar gibi.
16 Ekim 2010 Cumartesi
gidis gelis
Kisa bir ara verip Turkiye'ye dondum ve orada yiyecegin ne kadar bulunabilir, ulasilabilir oldugunu gorup gene halimize sukrettim. Ama suregelen politikalar sınırı daha ne kadar zorlayacak bilmiyorum. Ben oradayken domateste baslayan guve sorunu ve hayvanciliktaki azalma konusulup duruyordu. Bir yandan kutu kutu, torba torba, duse toplana satılan meyvelerin sebzelerin bolluğuna bakıp Norveç'te taneyle satılan salatalıkları fasulyeleri düşünüp gülümsedim; bir yandan da ben bu eğitimi alıyorum ama beni kim dinleyecek, bu yiyeceklerin sonu ne olacak diya karamsar bir şekilde sorular sorup durdum bir hafta. Sonra da gene buraya döndüm.
19 Eylül 2010 Pazar
18 Eylül 2010 Cumartesi
Norveç'te Bir Çiftlik-Yuva
Kendi çocukluğumu doğadan uzakta yaşadığımdan olacak, çocukların doğa ile barışık yaşadığı yerleri görünce çok mutlu oluyorum. Toprağın kokusunu bilerek, pürüzlerini elinde hissederek büyümek. Ağaçların etrafında koşturup, yorulunca gölgesinde dinlenmek. Çiçekleri bilmek, hepsini, adını, tadını. Ve yediklerimizin şapkadan çıkan tavşanlar gibi belirmediğini, bir yerlerde, türlü maceralar, türlü heyecanlar, uzun günler ve geceler sonunda yaratıldığını, doğduğunu bilerek şükranla yaşamak. Ne yazık ki hamburger çocukluğu yaşarken bunlardan haberim olmadı. Daha da kötüsü yeni gelen nesillerin doğaya, benim neslimden de uzak yaşadığını görmek oldu. O yüzden çocuklara doğayı tanıtan projeler, okullar gördüğümde içim umutla doluyor. Bunların yaygınlaşması için daha neler yapılabilir merak ediyorum. Bu sene Tarım Bakanlığı çocuklar için tarım kampı başlatmış. Umarım devamı gelir ve zamanla bu tür oluşumlar yayılır.
Şimdi ise gene bu tür bir amaçla yola çıkmış bir kurumdan bahsedeceğim. Belki Türkiye'deki projelere ilham kaynağı olabilir.
Norveç'te proje dahilinde bir çocuk yuvası gezdik. Gitmeden önce yuva deyince çok bir şey anlamamıştık ama buranın bir çiftliğin içinde kurulu olduğunu duyunca programımıza burayı da hemen dahil ettik. Evet burası her şeyden önce bir aile çiftliği. Önceleri kendi halinde, ekolojik tarımla uğraşan bir çiftçi olarak işe başlamış çiftliğin sahibi amca. Sonra kızı öğretmenlik okumuş ve başka yerde çalışmak yerine burada işine devam etmek istemiş. Ve ardından, bu gözlerimizi yaşartan manzara için yapılan çalışmalar sıra sıra gelmiş. Çiftlik binalarından bir tanesi tamamen öğrenciler için ayrılmış. İçerisi türlü çeşitli oyuncaklar (ahşap hayvanlar, hayvanlı çiçekli böcekli yapbozlar, duvarlarda sebze meyve adları yazan kartlar kağıtlar, inanılmaz bir renk cümbüşü ve kalabalığı...) ile doluydu. Çiftliğin bahçeleri ise bizi başka dünyaya taşıdı adeta. Ahırda koyunlar, bahçede alacalı keçiler ve minyatür atlar, sıra sıra dizilmiş ahududular ve havuçlar, alabildiğince uzanan bir dağ manzarası ve bahçenin bir köşesinde oyun oynayan mutlu çocuklar. Çocukların böyle bir ortamda eğitim gördüklerine inanmak o kadar zor geldi ki bir an bütün anılarımla ve yaşadıklarımla düşündüğümde. Ne gri binalar, ne beton avlular, ne yapay çiçekler. Her şey gözlerinin önünde yaşanıyordu. Bahçeden havuç toplayıp hemen oracıkta yiyorlardı. Atlar kendileri kadardı, istedikleri zaman gidip sevip okşayabiliyorlardı. Keçiler gözlerinin önünde büyüyordu. Ve çiftlik sahibi amca. Onun gülen gözlerini görmekse her şeyden önemli oldu o gün benim için. 84 yaşında hala o enerjiyi ve isteği bulabilmesi hem doğa hem çocuklar sayesindeydi belli ki.
Şimdi ise gene bu tür bir amaçla yola çıkmış bir kurumdan bahsedeceğim. Belki Türkiye'deki projelere ilham kaynağı olabilir.
Norveç'te proje dahilinde bir çocuk yuvası gezdik. Gitmeden önce yuva deyince çok bir şey anlamamıştık ama buranın bir çiftliğin içinde kurulu olduğunu duyunca programımıza burayı da hemen dahil ettik. Evet burası her şeyden önce bir aile çiftliği. Önceleri kendi halinde, ekolojik tarımla uğraşan bir çiftçi olarak işe başlamış çiftliğin sahibi amca. Sonra kızı öğretmenlik okumuş ve başka yerde çalışmak yerine burada işine devam etmek istemiş. Ve ardından, bu gözlerimizi yaşartan manzara için yapılan çalışmalar sıra sıra gelmiş. Çiftlik binalarından bir tanesi tamamen öğrenciler için ayrılmış. İçerisi türlü çeşitli oyuncaklar (ahşap hayvanlar, hayvanlı çiçekli böcekli yapbozlar, duvarlarda sebze meyve adları yazan kartlar kağıtlar, inanılmaz bir renk cümbüşü ve kalabalığı...) ile doluydu. Çiftliğin bahçeleri ise bizi başka dünyaya taşıdı adeta. Ahırda koyunlar, bahçede alacalı keçiler ve minyatür atlar, sıra sıra dizilmiş ahududular ve havuçlar, alabildiğince uzanan bir dağ manzarası ve bahçenin bir köşesinde oyun oynayan mutlu çocuklar. Çocukların böyle bir ortamda eğitim gördüklerine inanmak o kadar zor geldi ki bir an bütün anılarımla ve yaşadıklarımla düşündüğümde. Ne gri binalar, ne beton avlular, ne yapay çiçekler. Her şey gözlerinin önünde yaşanıyordu. Bahçeden havuç toplayıp hemen oracıkta yiyorlardı. Atlar kendileri kadardı, istedikleri zaman gidip sevip okşayabiliyorlardı. Keçiler gözlerinin önünde büyüyordu. Ve çiftlik sahibi amca. Onun gülen gözlerini görmekse her şeyden önemli oldu o gün benim için. 84 yaşında hala o enerjiyi ve isteği bulabilmesi hem doğa hem çocuklar sayesindeydi belli ki.
16 Eylül 2010 Perşembe
Çiftliğin asıl sakinleri
Arka planda biçilmiş ve yağmurda ıslanmasın diye kaplanmış otlar ve önde çiftliğin ünlü koyunları. Koyunlar genelde uzakta görülen ormanlık alanda otlatılıyor.
Otlamayı unutmamış bir inek!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)








